top of page

Tropoliçe Katliamı: Tarihsel Arka Plan, Nedenler ve Günümüze Etkileri

Yazarın fotoğrafı: JeoKıbrıs
JeoKıbrıs
19 Eyl
9 dakikada okunur

Tropoliçe Katliamı, yalnızca 1821 Yunan İsyanı’nın kanlı bir safhası değildir. Aynı zamanda Balkan milliyetçiliğinin şiddetle, imparatorluk çözülmesinin intikamla ve tarih yazımının seçici hafızayla nasıl birleştiğini gösteren sert bir örnektir.


Bu olay, 23 Eylül 1821’de Mora Yarımadası’nın merkezindeki Tropoliçe’nin (Tripoliçe, Tripolitsa) Yunan isyancıların eline geçmesinden sonra yaşandı. Osmanlı Müslümanları, Yahudiler ve Osmanlı idaresiyle ilişkili siviller hedef alındı. Ölü sayısı konusunda kaynaklar farklı rakamlar verir. Ortak nokta nettir. Şehir düştükten sonra geniş çaplı sivil kıyım, yağma ve zorla yerinden etme yaşandı.


Bu yazının tezi açıktır: Tropoliçe Katliamı, dönemin siyasî ve toplumsal bağlamı içinde incelenmelidir. Fakat bağlam, katliamı meşrulaştırmaz. Tarihsel açıklama ile ahlaki aklama aynı şey değildir. Olayı doğru anlamak, hem Osmanlı son dönemini hem de modern Balkan hafızasını daha dürüst okumayı sağlar.


Wide-angle view of a stony Peloponnesian hillside near an old fortified town.
Mora’nın iç kesimleri, isyanın askerî ve toplumsal gerilimlerini taşıyan ana sahaydı.

Katliamı anlamak için önce Mora’yı anlamak gerekir


Tropoliçe, Osmanlı döneminde Mora’nın idarî merkezlerinden biriydi. Şehir, yalnızca askerî bir nokta değildi. Vergi toplama, güvenlik, yerel yönetim ve ticaret açısından önemliydi. Müslüman Osmanlı nüfusunun, Yahudi cemaatinin ve Rum Ortodoks halkın aynı coğrafyada yaşadığı karmaşık bir yerleşimdi.


1821’de başlayan Yunan İsyanı, Avrupa’daki liberal ve milliyetçi akımların etkisini taşıyordu. Fakat isyanın yerel sebepleri daha somuttu. Vergi baskısı, yerel güç mücadeleleri, Osmanlı yönetimindeki aksaklıklar, Ortodoks cemaatin siyasî beklentileri ve Avrupa’daki Yunan hayranlığı bu süreci besledi. Richard Clogg’a göre Yunan bağımsızlık hareketi, yalnızca içerideki toplumsal gerilimlerden doğmadı. Avrupa kamuoyunda güçlenen antik Yunan sempatisi de harekete moral ve diplomatik destek sağladı (Clogg, 2013).


Mora’da durum daha sertti. Burada Osmanlı Müslüman nüfus ile Rum Ortodoks köylüler arasında uzun süredir biriken güvensizlik vardı. Yerel yöneticiler, toprak sahipleri, vergi memurları ve silahlı gruplar arasında gerilim büyümüştü. Osmanlı düzeni zayıfladıkça yerel şiddet daha görünür hâle geldi.


Bu noktada iki unsur öne çıkar.


İlki, imparatorluk otoritesinin çözülmesidir. Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın başında aynı anda birçok cephede baskı altındaydı. Sırp isyanları, Rusya ile gerilim, merkezîleşme sorunları ve yerel ayanların gücü devletin hareket kapasitesini sınırlıyordu.


İkincisi, isyanın daha baştan etnik ve dinî hatlar üzerinden şekillenmesidir. Mora’daki çatışma yalnızca “devlete karşı ayaklanma” değildi. Aynı zamanda komşuluk ilişkilerini de parçalayan bir iç savaş niteliği taşıdı. Hedef çoğu zaman silahlı Osmanlı görevlileriyle sınırlı kalmadı. Müslüman siviller ve Yahudiler de “eski düzenin parçası” sayıldı.


Tropoliçe’nin stratejik anlamı büyüktü


Tropoliçe, Mora’nın kalbi sayılıyordu. Şehri elinde tutan taraf, yarımadanın iç kesimlerinde önemli bir üstünlük kazanıyordu. Bu yüzden Yunan isyancılar için Tropoliçe’nin düşmesi askerî bir dönüm noktasıydı.


Şehirde çok sayıda Müslüman sivil toplanmıştı. Mora’nın farklı yerlerinden kaçan insanlar buraya sığınmıştı. Osmanlı görevlileri, askerler, aileler ve Yahudi halkı, şehrin surları içinde korunmayı umdu. Fakat kuşatma uzadıkça açlık, korku ve pazarlıklar arttı.


Yunan isyancı güçleri düzenli bir ordu yapısına sahip değildi. Farklı liderlere bağlı silahlı gruplar vardı. Theodoros Kolokotronis, isyanın en önemli askerî figürlerinden biriydi. Fakat sahadaki kuvvetler üzerinde tam denetim kurmak kolay değildi. Yağma beklentisi, intikam duygusu ve dinî nefret kuşatmanın son günlerinde belirleyici hâle geldi.


Şehrin düşüşünden sonra yaşananlar çok sayıda kaynakta vahşet olarak tanımlanır. William St. Clair, Tropoliçe’de Müslümanların ve Yahudilerin büyük ölçüde öldürüldüğünü, yağmanın günlerce sürdüğünü aktarır (St. Clair, 1972). David Brewer da olayın isyanın en karanlık sayfalarından biri olduğunu belirtir (Brewer, 2001). George Finlay gibi 19. yüzyıl tarihçileri de katliamın kapsamına dikkat çeker (Finlay, 1861).


Rakamlar değişir. Bazı anlatılar birkaç bin kişiden söz eder. Bazıları çok daha yüksek sayılar verir. Akademik açıdan kesin sayı vermek zordur. Çünkü dönemin kayıtları parçalıdır. Savaş anlatıları siyasî amaçlarla abartılmış ya da küçültülmüş olabilir. Yine de olayın niteliği tartışmasızdır. Tropoliçe’de çok sayıda sivil öldürüldü. Mallar yağmalandı. Esirler alındı. Şehirdeki Osmanlı Müslüman ve Yahudi varlığı ağır biçimde tasfiye edildi.


Eye-level view of an old stone gate on a fortified Balkan town wall.
Tropoliçe’nin düşüşü, Mora’daki güç dengesini kökten değiştirdi.

Sebepler yalnızca askerî değildi


Tropoliçe Katliamı’nı yalnızca savaşın kontrolsüz şiddetiyle açıklamak eksik kalır. Olayın arkasında daha derin sebepler vardı.


İntikam siyaseti katliamı besledi


Mora’da isyan başladığında şiddet hızla yayıldı. Osmanlı tarafının bastırma hamleleri, rehin alma uygulamaları ve yerel cezalandırmalar Rum Ortodoks halkta öfke yarattı. Buna karşılık Yunan isyancılar da Müslüman yerleşimlere saldırdı. Bu döngü kısa sürede sivil nüfusu hedef alan bir intikam siyasetine dönüştü.


Tropoliçe, isyancılar için yalnızca bir kale değildi. Eski düzenin sembolüydü. Osmanlı memurları, askerler, zengin aileler ve Yahudi tüccarlar bu sembolün içinde görülüyordu. Şehir düşünce askerî zafer, toplumsal tasfiye ile birleşti.


Bu durum, modern etnik çatışmalarda sık görülen bir kalıbı hatırlatır. Bir grup, karşı tarafın tamamını düşman düzenin taşıyıcısı sayar. Böylece sivillerin korunması fikri çöker. Tropoliçe’de de bu oldu.


Yağma beklentisi savaşı sertleştirdi


19. yüzyıl başındaki düzensiz savaşlarda ganimet önemli bir motivasyondu. İsyancıların önemli bir kısmı düzenli maaş almıyordu. Silah, erzak ve servet savaşın içinde elde ediliyordu. Tropoliçe gibi zengin sayılan bir merkez, bu nedenle askerî ve ekonomik hedef hâline geldi.


Yağma, katliamın yan unsuru değildi. Şiddetin karar alma süreçlerine doğrudan etki etti. Şehir teslim olsa bile içerideki malların paylaşımı önemliydi. Bu yüzden bazı pazarlıklar bozuldu. Yerel liderlerin denetim gücü zayıfladı. Silahlı kalabalıklar şehre girdiğinde sivil koruma mekanizması yoktu.


Milliyetçi dil insanları kategorilere ayırdı


Yunan bağımsızlık hareketi, özgürlük söylemini güçlü biçimde kullandı. Avrupa’da bu söylem geniş destek buldu. Fakat sahadaki pratik her zaman bu idealle örtüşmedi. “Türk” sözcüğü çoğu isyan anlatısında dinî ve siyasî bir kategori olarak kullanıldı. Yani yalnızca etnik bir kimliği değil, Osmanlı Müslüman düzenini temsil eden geniş bir düşman imgesini anlattı.


Bu dil, şiddeti kolaylaştırdı. Çünkü hedef alınan kişiler tek tek insan olarak değil, “düşman topluluk” olarak görüldü. Yahudiler de çoğu zaman Osmanlı yönetimiyle iş birliği yaptığı iddiasıyla hedefe kondu. Bu, katliamın dinî ve toplumsal boyutunu güçlendirdi.


Mark Mazower, Yunan Devrimi’nin hem özgürlük arayışı hem de sert iç şiddet üreten bir süreç olduğunu vurgular (Mazower, 2021). Bu tespit önemlidir. Çünkü ulusal kuruluş hikâyeleri çoğu zaman kendilerini yalnızca kahramanlık üzerinden anlatır. Tropoliçe bu anlatıyı zorlar.


Dönemin sosyal koşulları şiddeti hızlandırdı


Mora toplumu 1821’de dengeli ve sakin bir yapıdan kopmadı. Zaten gerilimli bir düzen vardı. Bu düzen birkaç temel unsurdan oluşuyordu.


İlk unsur, yerel hiyerarşiydi. Osmanlı yönetimi doğrudan merkezî denetimle değil, yerel aracılarla işliyordu. Vergi toplayanlar, dinî önderler, yerel seçkinler ve silahlı gruplar gündelik hayatı etkiliyordu. Bu yapı, çatışma anında hızla parçalandı.


İkinci unsur, ekonomik baskıydı. Savaşlar, vergi yükleri ve ticaret ağlarındaki sarsılmalar Mora’da toplumsal huzursuzluğu artırdı. Köylüler, şehirli tüccarlar ve yerel ileri gelenler aynı düzen içinde farklı çıkarlar taşıyordu. İsyan başladığında bu çıkar çatışmaları dinî ve siyasî kimliklerle birleşti.


Üçüncü unsur, güvenlik boşluğuydu. Osmanlı garnizonları her yerde etkili değildi. Yunan isyancı birlikleri de merkezî bir disipline sahip değildi. Böylece yerel aktörler geniş hareket alanı buldu. Şiddet, yalnızca komutanların emirleriyle değil, yerel hesaplaşmalarla da yayıldı.


Dördüncü unsur, haber ve söylenti etkisiydi. Katliamlar çoğu zaman söylentiyle büyür. Bir köyde yaşanan saldırı başka yerde abartılı biçimde anlatılır. Korku büyür. Önleyici saldırı ve toplu cezalandırma meşru sayılır. 1821 Mora’sında haber akışı yavaştı. Fakat söylentiler hızlı yayılıyordu. Bu da güvensizliği artırdı.


Close-up view of worn stone steps beside an abandoned courtyard in a Mediterranean town.
Sivil hayatın çöküşü, katliamın en kalıcı sonuçlarından biriydi.

Siyasî koşullar katliamı görünür kıldı ama hesaplaşmayı engelledi


1821 Yunan İsyanı uluslararası bir meseleye dönüştü. Avrupa kamuoyunda Yunan davasına güçlü bir sempati vardı. Antik Yunan mirası, Hristiyan dayanışması ve Osmanlı karşıtlığı bu sempatiyi besledi. Bu nedenle Yunan isyancıların işlediği şiddet çoğu zaman geri planda kaldı.


Bu durum, Batı kamuoyunun seçici duyarlılığını gösterir. Osmanlı şiddeti geniş biçimde kınandı. Yunan isyancıların Müslüman ve Yahudi sivillere yönelik şiddeti ise daha az ilgi gördü. Elbette dönemin bazı Avrupalı gözlemcileri Tropoliçe’deki katliamı kaydetti. Fakat genel politik atmosfer Yunan bağımsızlığını destekleyen bir çerçeve kurdu.


Burada şu nokta belirleyicidir. Bir halkın bağımsızlık mücadelesi haklı talepler içerebilir. Bu, sivillere yönelik katliamı meşru kılmaz. Tropoliçe’nin tarihsel önemi tam da burada yatar. Olay, bağımsızlık anlatılarının etik sınırını sorgulatır.


Osmanlı açısından Tropoliçe, imparatorluk topraklarında Müslüman nüfusun güvenliğine dair derin bir kırılma yarattı. Balkanlar’da 19. yüzyıl boyunca yaşanacak yerinden etmeler, karşılıklı kıyımlar ve nüfus mühendisliği bu erken örneklerle şekillendi. Justin McCarthy, Osmanlı Müslümanlarının 19. ve 20. yüzyıllarda büyük ölçekli yerinden edilme ve ölüm süreçleri yaşadığını vurgular (McCarthy, 1995). McCarthy’nin yorumları literatürde tartışmalıdır. Yine de Müslüman sivil kayıplarının uzun süre tarih yazımında yeterince yer bulmadığı tespiti dikkate değerdir.


Ana karşı görüş eksiktir


Tropoliçe üzerine sık dile getirilen bir karşı görüş vardır. Bu görüşe göre katliam, Osmanlı yönetiminin yüzyıllar süren baskısına karşı patlayan halk öfkesiydi. Bu açıklama, olayın bazı duygusal ve toplumsal sebeplerini açıklar. Fakat katliamı açıklamak ile haklı göstermek farklıdır.


Evet, Osmanlı yönetiminde eşitsizlikler vardı. Gayrimüslimler hukukî ve siyasî açıdan Müslümanlarla aynı statüde değildi. Vergi düzeni ağırdı. Yerel yöneticilerin baskısı gerçekti. Yunan bağımsızlık talebi tarihsel bir zemine sahipti.


Fakat Tropoliçe’de öldürülenlerin tamamı karar alıcı değildi. Aralarında kadınlar, çocuklar, yaşlılar, esnaf, din adamları ve savaş dışı kişiler vardı. Yahudilerin hedef alınması da “Osmanlı baskısına karşı isyan” açıklamasının sınırlarını açıkça gösterir. Çünkü katliam, yalnızca devlet görevlilerine yönelmedi. Topluluklara yöneldi.


Bu nedenle şu ayrım korunmalıdır:


  • Yunan bağımsızlık hareketi tarihsel olarak incelenebilir.

  • Osmanlı yönetiminin sorunları açıkça tartışılabilir.

  • Tropoliçe’de sivillerin öldürülmesi hiçbir tarihsel gerekçeyle meşru sayılamaz.


Akademik dürüstlük bunu gerektirir. Aksi hâlde tarih, kimlik savunusuna indirgenir.


Katliamın hafızadaki yeri hâlâ sorunludur


Tropoliçe Katliamı, Türkiye’de çoğu zaman Yunan milliyetçiliğinin şiddetine örnek olarak anılır. Yunanistan’da ise olay genellikle bağımsızlık savaşının daha geniş bağlamı içinde dar bir yer tutar. Bu iki yaklaşım da eksik kalabilir.


Türkiye’de olay yalnızca “Yunan vahşeti” başlığına sıkıştırıldığında tarihsel bağlam zayıflar. Oysa 1821 Mora’sında Osmanlı düzeninin krizi, yerel toplumsal ilişkiler ve Avrupa diplomasisi birlikte değerlendirilmelidir.


Yunanistan’da olayın ulusal kahramanlık anlatısı içinde silikleşmesi de ciddi bir sorundur. Çünkü modern ulusların olgunluğu, yalnızca mağduriyetlerini değil, kendi şiddet geçmişlerini de incelemesiyle ölçülür. Tropoliçe bu açıdan Yunan tarih yazımı için zor ama gerekli bir başlıktır.


Burada amaç kolektif suç üretmek olmamalıdır. Bugünün Yunan toplumunu 1821’deki silahlı gruplarla özdeşleştirmek doğru değildir. Aynı şekilde, Osmanlı yönetiminin hatalarını bugünün Türkiye toplumuna yüklemek de doğru değildir. Tarihsel sorumluluk, suçun miras yoluyla taşınması anlamına gelmez. Fakat hafızanın dürüst kurulması gerekir.


Günümüz sorunlarına etkisi sürüyor


Tropoliçe’nin bugüne etkisi doğrudan diplomatik kararlarla sınırlı değildir. Daha çok hafıza, kimlik ve güvenlik algısı üzerinden sürer.


Türk Yunan ilişkilerinde tarihî güvensizlik derindir


Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar genellikle Ege Denizi, Kıbrıs, azınlık hakları ve hava sahası başlıklarıyla tartışılır. Fakat bu sorunların arkasında uzun bir tarihsel güvensizlik vardır. 1821 isyanı, 1897 savaşı, Balkan Savaşları, 1919 ile 1922 arasındaki savaş, nüfus mübadelesi ve Kıbrıs krizi bu hafızayı besledi.


Tropoliçe Katliamı bu zincirin erken halkalarından biridir. Türkiye’de Osmanlı Müslümanlarının Balkanlar’daki kayıpları tarihsel travma olarak görülür. Yunanistan’da ise Osmanlı yönetimi altında yaşananlar ulusal kurtuluş hafızasının parçasıdır. İki taraf da kendi acısını merkeze alır. Karşı tarafın sivil kayıpları çoğu zaman ikincil kalır.


Bu durum, güncel krizlerde dili sertleştirir. Tarih, politika için kolay bir araç hâline gelir. Oysa tarihî acıların tek taraflı kullanımı bugünkü sorunları çözmez. Aksine, toplumları yeni kuşaklara aktarılan kuşkularla baş başa bırakır.


Balkan tarih yazımı daha çoğulcu olmak zorundadır


Tropoliçe, Balkan tarihinin tek dilli okunamayacağını gösterir. Aynı olay, Türkçe, Yunanca, İngilizce ve diğer dillerde farklı ağırlıklarla anlatılır. Her anlatı kendi arşivine, kendi acısına ve kendi siyasal ihtiyacına dayanır.


Bu yüzden kaynak çeşitliliği şarttır. Osmanlı belgeleri, Yunan hatıratları, Avrupalı gözlemci metinleri ve modern akademik çalışmalar birlikte okunmalıdır. Tek kaynak grubu, özellikle katliam gibi olaylarda eksik sonuç üretir.


Daha da önemlisi, tarih eğitimi yalnız zafer ve mağduriyet ekseninde kurulamaz. Öğrenciler ve okurlar, aynı anda iki gerçeği taşıyabilmelidir. Bir ulusal hareket özgürlük talebi içerebilir. Aynı hareketin bazı aktörleri ağır suçlar işlemiş olabilir. Bu iki cümle birbiriyle çelişmez.


Sivil kayıpların tanınması barış dili için gereklidir


Tropoliçe’de ölen Müslümanlar ve Yahudiler, çoğu uluslararası hafıza alanında sınırlı yer buldu. Bu eksiklik yalnız geçmişin değil, bugünün de sorunudur. Çünkü tanınmayan acı, kolayca siyasî öfkeye dönüşür.


Tanıma, resmî suçlama diliyle sınırlı olmak zorunda değildir. Akademik konferanslar, ortak tarih kitapları, müzeler, yerel anma çalışmaları ve karşılıklı arşiv projeleri bu konuda daha sağlıklı zemin kurabilir.


Bu yaklaşım, hiçbir tarafın acısını azaltmaz. Tam tersine, acıyı propaganda malzemesi olmaktan çıkarır. İnsan hayatını merkeze alır.


Overhead view of old handwritten notes beside a simple map of the Peloponnese.
Kaynakları birlikte okumak, millî anlatıların dışına çıkmayı sağlar.

Sağlıklı değerlendirme için üç ilke gerekir


Tropoliçe Katliamı üzerine yazarken ve konuşurken üç ilke korunmalıdır.


Birinci ilke, kolektif suçtan kaçınmaktır. Katliamı Yunan isyancı güçleri ve onlara katılan silahlı gruplar bağlamında ele almak gerekir. Bütün bir halkı tarihsel suçun öznesi yapmak ahlaki ve akademik açıdan yanlıştır.


İkinci ilke, sivil dokunulmazlığını merkeze almaktır. 1821’in savaş şartları sertti. Fakat sivil kıyım savaşın doğal sonucu sayılamaz. Kadınların, çocukların, yaşlıların ve silahsız insanların hedef alınması açık biçimde mahkûm edilmelidir.


Üçüncü ilke, seçici hafızayı reddetmektir. Osmanlı yönetiminin baskılarını anlatmak gerekir. Yunan isyancıların katliamlarını da anlatmak gerekir. Balkan Savaşları’ndaki Müslüman göçlerini de, Anadolu’daki Rum ve Ermeni acılarını da tarihsel ciddiyetle incelemek gerekir. Parçalı hafıza, parçalı ahlak üretir.


Son söz nettir


Tropoliçe Katliamı, 1821 Yunan İsyanı’nın karanlık yüzlerinden biridir. Olay, imparatorluk çözülürken topluluklar arası güvenin nasıl çöktüğünü gösterir. Milliyetçi hedefler, intikam arzusu ve yağma beklentisi birleştiğinde siviller savunmasız kalır.


Bu katliamı hatırlamak, bugünkü Yunan halkına düşmanlık üretmek için kullanılmamalıdır. Aynı şekilde, bağımsızlık anlatılarını korumak adına olayın üzeri de örtülmemelidir. Daha dürüst bir tarih bilinci, iki tutumu da reddeder.


Geçmiş değişmez. Fakat geçmişin nasıl anlatıldığı değişir. Tropoliçe üzerine kurulacak en doğru dil, ne inkâr dilidir ne de intikam dili. En doğru dil, kanıtı ciddiye alan, sivili merkeze koyan ve millî gururu ahlaki muhasebenin üstüne çıkarmayan dildir.


Kaynakça


Brewer, D. (2001). The Greek War of Independence: The struggle for freedom from Ottoman oppression and the birth of the modern Greek nation. Overlook Press.


Clogg, R. (2013). A concise history of Greece (3rd ed.). Cambridge University Press.


Finlay, G. (1861). History of the Greek revolution (Vols. 1, 2). William Blackwood and Sons.


Jelavich, B. (1983). History of the Balkans: Eighteenth and nineteenth centuries (Vol. 1). Cambridge University Press.


Mazower, M. (2021). The Greek Revolution: 1821 and the making of modern Europe. Penguin Press.


McCarthy, J. (1995). Death and exile: The ethnic cleansing of Ottoman Muslims, 1821, 1922. Darwin Press.


St. Clair, W. (1972). That Greece might still be free: The Philhellenes in the War of Independence. Oxford University Press.


Yorumlar


bottom of page