Suriye’nin Geleceği ve İsrail’in Revizyonist Politikaları
- JeoKıbrıs

- 3 gün önce
- 8 dakikada okunur
Ortadoğu’da statükonun en kırılgan halkası artık yalnızca iç savaşın yorduğu bir ülke değil, bölgesel güçlerin kendi güvenlik doktrinlerini yeniden yazdığı bir eşik alanıdır. Suriye’nin geleceği bu yüzden sadece Şam’ın kurumsal kapasitesi, muhalefetin parçalanmışlığı ya da ekonomik yıkım üzerinden okunamaz. Daha geniş soru şudur: Bölgesel aktörler, özellikle de İsrail, bu ülkenin egemenlik alanını nasıl tanımlıyor ve bu tanım kalıcı bir jeopolitik düzene mi dönüşüyor?
Bu yazının tezi açıktır. İsrail’in Suriye sahasına dönük politikası yalnızca savunmacı bir sınır güvenliği refleksi değildir. Golan Tepeleri’nden İran bağlantılı askeri altyapıya, hava saldırılarından tampon bölge mantığına kadar uzanan çizgi, mevcut sınır ve egemenlik anlayışını fiilen yeniden yorumlayan revizyonist bir stratejiye işaret eder. Bu strateji tek başına Suriye’nin geleceğini belirlemez, fakat ülkenin yeniden bütünleşme ihtimalini daraltan en önemli dış baskılardan birini üretir.

Revizyonist politika neyi değiştirir
Revizyonizm kavramı çoğu zaman büyük savaşlar, ilhaklar ya da açık toprak talepleriyle birlikte düşünülür. Oysa çağdaş Ortadoğu pratiğinde revizyonizm daha ince işleyebilir. Bir devlet, uluslararası sınırları resmen değiştirmeden de komşusunun egemenlik kapasitesini sınırlayabilir. Hava sahasını düzenli biçimde ihlal edebilir, silah transfer hatlarını hedef alabilir, tampon alanlar oluşturabilir, rakip aktörlerin yerleşmesini engellemek için sürekli askeri baskı kurabilir.
İsrail’in Suriye politikası bu ikinci kategoriye yakındır. Resmi söylem güvenlik merkezlidir. İsrail karar alıcıları, İran Devrim Muhafızları, Hizbullah bağlantılı ağlar ve hassas silah transferleri üzerinden bir tehdit çerçevesi kurar. Bu çerçeve tamamen temelsiz değildir. İran’ın Suriye iç savaşından sonra sahada kazandığı askeri ve lojistik mevziler, İsrail açısından kuzey cephesini daha karmaşık hale getirmiştir.
Fakat mesele sadece tehdit algısı değildir. Sorun, bu tehdide verilen cevabın zaman içinde kalıcı bir bölgesel davranış koduna dönüşmesidir. Hava saldırılarının olağanlaşması, Suriye hava sahasının zayıf savunma mimarisi sebebiyle geçirgen hale gelmesi ve Golan çevresinde tek taraflı güvenlik yorumunun yerleşmesi, egemenlik kavramını aşındırır.
Bu aşınma yalnızca Şam yönetiminin meşruiyet sorunuyla açıklanamaz. Bir devletin içeride zayıf olması, dış aktörlerin onun topraklarında sınırsız hareket etmesini hukuken meşru kılmaz. İşte revizyonist nitelik burada belirir. Var olan düzen, açık bir barış anlaşması ya da çok taraflı güvenlik mimarisiyle değil, güç kullanımının tekrarıyla yeniden tanımlanır.
Golan Tepeleri kalıcı krizin merkezindedir
Golan Tepeleri meselesi İsrail’in Suriye’ye bakışındaki en sert jeopolitik katmandır. İsrail 1967 savaşında bu bölgeyi ele geçirdi, 1981’de kendi hukuk düzenine dahil etti. Bu adım uluslararası toplumun büyük kısmı tarafından tanınmadı. Golan, bu nedenle yalnızca stratejik bir yükselti ya da askeri derinlik meselesi değildir. Aynı zamanda uluslararası hukuk ile fiili kontrol arasındaki gerilimin sembolüdür.
Golan’ın askeri değeri açıktır. Bölge hem İsrail’in kuzeyi hem de Şam yönündeki hatlar üzerinde yüksek gözlem avantajı sağlar. Su kaynakları, yerleşim siyaseti ve sınır güvenliği de bu dosyanın parçasıdır. Fakat Golan’ın geleceği yalnızca iki taraflı bir sınır ihtilafı olarak görülemez. Çünkü Suriye devleti parçalı kaldıkça, bu dosyanın diplomatik zemine dönme ihtimali azalır.
Bu durum İsrail açısından kısa vadede avantaj üretir. Karşısında merkezi kapasitesi zayıflamış, dış desteklere bağımlı, ekonomik olarak çökmüş ve askeri önceliklerini içeride tüketmiş bir komşu vardır. Fakat uzun vadede böylesi bir tablo kalıcı güvenlik sağlamaz. Devlet otoritesinin geri çekildiği her alan, milisleşme, kaçakçılık, dış istihbarat rekabeti ve radikalleşme için açık saha üretir.
Golan’ın statüsü çözülmeden Suriye’nin ulusal bütünlüğünü konuşmak eksik kalır. Aynı şekilde Suriye’nin kurumsal restorasyonu gerçekleşmeden Golan konusunda anlamlı bir müzakere zemini doğması da zor görünür. Bu çift yönlü kilitlenme, İsrail’in revizyonist eğilimini besleyen en kritik yapısal zemindir.
Suriye sahası artık çok katmanlı bir rekabet alanıdır
2011 sonrası savaş, Suriye’yi tek merkezli bir kriz olmaktan çıkardı. Ülkenin kuzeyinde Türkiye’nin güvenlik kaygıları, doğusunda ABD destekli yapılar ve terörle mücadele gündemi, batı ve güney hatlarında Rusya’nın askeri varlığı, İran destekli milis ağları ve İsrail’in hava operasyonları aynı harita üzerinde kesişti. Bu tablo, ortadoğu güç dengesinin en yoğun düğümlerinden birini ortaya çıkardı.
Burada belirleyici olan şey, aktörlerin tamamının farklı bir “güvenli Suriye” tasavvuruna sahip olmasıdır.
İsrail için güvenli tablo, İran bağlantılı askeri altyapının sınırlarına yaklaşmadığı bir düzendir.
ABD için öncelik, DEAŞ’ın yeniden alan kazanmasını engellemek ve İran etkisini sınırlamaktır.
Türkiye için güvenli tablo, güney sınırında PKK/YPG bağlantılı bir kuşağın kalıcı siyasi statüye dönüşmemesidir.
İran için Suriye, Lübnan hattına uzanan stratejik derinliğin ana omurgasıdır.
Bu tasavvurlar birbirini tamamlamaz. Çoğu zaman birbirini bozar. Her aktör kendi güvenliğini artırmaya çalışırken, ülkenin genel egemenlik yapısı daha fazla parçalanır. Bu nedenle Suriye’nin geleceği yalnızca anayasa görüşmeleri, seçim tartışmaları veya yeniden inşa fonlarıyla belirlenmeyecek. Asıl mesele, dış aktörlerin güvenlik alanlarını ne kadar geri çekmeye razı olacağıdır.
İsrail açısından en kritik kırmızı çizgi, İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan askeri aktarım kapasitesidir. Bu nedenle Şam çevresi, Halep hattı, Humus koridoru, havaalanları ve depo alanları sık sık stratejik anlam kazanır. İsrail bu hedefleri vurduğunda, sadece belirli bir sevkiyatı engellemiş olmaz. Aynı zamanda Şam’a ve Tahran’a, ülkenin bazı bölgelerinde egemen karar üretme kapasitelerinin sınırlı olduğunu hatırlatır.

Güvenlik doktrini ile bölgesel düzen kurma iddiası ayrışmıyor
İsrail’in güvenlik kültürü, stratejik derinlik eksikliği ve çevresel tehdit algısıyla şekillendi. Bu tarihsel arka plan, önleyici güç kullanımını olağanlaştıran bir doktrin üretti. Fakat Suriye dosyasında önleyicilik ile bölgesel düzen kurma iddiası birbirinden ayrılmakta zorlanıyor.
Bir devletin kendisine yönelen silahlanma tehdidini takip etmesi anlaşılabilir. Sınır ötesi füze kapasitesi, insansız hava araçları, milis ağları ve istihbarat altyapısı modern güvenlik hesaplarının merkezindedir. Yine de düzenli hava operasyonları ve tek taraflı caydırıcılık dili, zamanla şu mesajı üretir: Komşu ülkenin egemenliği, yalnızca tehdit üretmediği sürece geçerlidir.
Bu yaklaşım, bölgesel normları zayıflatır. Çünkü aynı mantık başka aktörler tarafından da sahiplenilebilir. Eğer her devlet, komşusundaki tehdit tanımını kendi başına yapar ve bunu sürekli askeri eylemle uygularsa, sınırların istikrar üretme kapasitesi geriler. Ortaya devletler arası hukuk değil, kalıcı baskı alanları çıkar.
İsrail’in revizyonist politikasını tehlikeli yapan nokta da budur. Sadece kendi lehine bir stratejik alan açmaz. Bölgede güç sahibi olan her aktöre benzer bir davranış örneği sunar. Rusya, İran, Türkiye ya da başka aktörler kendi gerekçeleriyle aynı yöntemi kullandığında, Suriye’nin toprak bütünlüğü bir ilke olmaktan çıkıp pazarlık unsuruna dönüşür.
Şam’ın zayıflığı dış müdahaleyi kolaylaştırıyor
Suriye devletinin iç kapasitesi ciddi biçimde aşınmıştır. Kurumlar savaş ekonomisi, yaptırımlar, nüfus hareketleri, altyapı yıkımı ve siyasi meşruiyet kriziyle kuşatılmıştır. Bu tablo, dış aktörlerin hareket alanını genişletir. Çünkü merkezi otorite hem askeri baskıyı caydırmakta hem de diplomatik karşılık üretmekte sınırlı kalır.
Şam yönetimi Rusya ve İran desteğiyle ayakta kaldı. Bu destek rejimin çöküşünü engelledi, fakat egemenlik maliyeti doğurdu. İran bağlantılı unsurların sahadaki varlığı İsrail’in saldırı gerekçelerini güçlendirdi. Rusya’nın hava savunma ve askeri koordinasyon sistemleri ise İsrail’in hareket alanını tamamen kapatmadı. Aksine, örtülü temas ve risk yönetimi üzerinden sınırlı bir operasyon düzeninin sürmesine imkân verdi.
Bu denklemde Şam’ın en büyük açmazı şudur: Egemenliğini savunmak için ihtiyaç duyduğu dış destekler, aynı egemenliği tartışmalı hale getiren gerekçeleri de üretir. İran’a bağımlılık arttıkça İsrail baskısı artar. Rusya’ya bağımlılık sürdükçe diplomatik manevra alanı daralır. Arap dünyasıyla normalleşme adımları ise ekonomik ve siyasi koşullar sebebiyle sınırlı kalır.
Bu nedenle Suriye’nin geleceği, sadece savaşın bitmesiyle güvence altına alınamaz. Devletin dış destek dengelerini yeniden kurması, milis ağlarını merkezileştirmesi, sınır kontrolünü iyileştirmesi ve bölgesel güvenlik denklemlerinde öngörülebilir bir aktöre dönüşmesi gerekir. Bunlar gerçekleşmeden İsrail’in tek taraflı güvenlik siyaseti için uygun zemin varlığını korur.
Filistin meselesi Suriye dosyasından ayrı değildir
İsrail’in bölgesel davranışını anlamak için Filistin meselesini dışarıda bırakmak analitik bir hata olur. Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye dosyaları farklı sahalar gibi görünse de İsrail güvenlik aklı bunları birbirine bağlı cepheler olarak okur. “Çok cepheli tehdit” algısı, kuzeyde Hizbullah, doğuda İran bağlantılı yapılar ve güneyde Filistinli silahlı gruplar üzerinden kurulur.
Bu algı, İsrail’in Suriye’de daha sert ve önleyici davranmasına yol açar. Çünkü Şam sahası, Tahran ile Beyrut arasındaki askeri ağın kilit geçiş alanlarından biri olarak görülür. İsrail bu bağlantıyı kesmeyi yalnızca taktik bir hedef değil, bölgesel caydırıcılığının parçası sayar.
Fakat burada ters etki riski yüksektir. Sürekli baskı, İran bağlantılı ağları tamamen ortadan kaldırmayabilir. Onları daha dağınık, daha gizli ve yerel yapılara daha fazla gömülü hale getirebilir. Bu da hedef tespitini zorlaştırır, sivil altyapıya zarar verme riskini artırır ve siyasi çözüm alanını daraltır.
Revizyonist politika kısa vadede askeri üstünlük sağlayabilir. Fakat siyasi ufuk üretmediği için güvenliği kalıcılaştırmakta zorlanır. İsrail’in Suriye sahasında karşılaştığı temel paradoks budur.
Türkiye için tablo hem risk hem fırsat üretir
Türkiye açısından Suriye’nin parçalı kalması yönetilebilir bir statüko değildir. Kuzeyde güvenlik kuşağı, mülteci meselesi, sınır ticareti, radikalleşme riski ve Kürt siyasi yapılanmaları Ankara’nın temel gündemleridir. İsrail’in güneydeki revizyonist baskısı ise Türkiye’nin kuzeydeki güvenlik politikalarıyla doğrudan aynı başlık altında değerlendirilmese de aynı haritanın parçasıdır.
Türkiye’nin önünde zor bir denge var. Bir yandan Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan diplomatik çizgiyi korumak ister. Diğer yandan kendi sınır güvenliğini sahadaki askeri varlıkla sürdürür. Bu ikili durum, Ankara’nın İsrail eleştirisini daha karmaşık hale getirir. Çünkü bölgedeki her tek taraflı güvenlik hamlesi, diğer aktörler tarafından örnek gösterilebilir.
Yine de Türkiye’nin elinde önemli bir diplomatik imkan bulunur. Ankara, Suriye’nin kuzeyindeki güvenlik kaygılarını bölgesel bir çözüm çerçevesine bağlayabilir ve ülkenin genel egemenlik restorasyonunu savunan daha tutarlı bir zemin kurabilir. Bu zemin, İsrail’in güneydeki sürekli askeri baskısını da daha geniş bir hukuk ve güvenlik tartışmasına taşır.
Bunun için Türkiye’nin yalnızca askeri araçlara yaslanmayan, Arap başkentleriyle temasını artıran, ABD ve Rusya ile sınırlı dosya pazarlıklarını aşan bir Suriye siyasetine ihtiyacı vardır. Aksi halde kuzeyde donmuş alanlar, güneyde İsrail baskısı, doğuda ABD varlığı ve batıda Rusya etkisiyle ülke kalıcı biçimde parçalı hale gelir.

Olası gelecek senaryoları sınırlı ama belirleyicidir
Önümüzdeki döneme ilişkin üç genel senaryo öne çıkar. Bunlar kesin tahmin değil, karar alıcıların hangi yöne baskı yaptığına bağlı olasılıklardır.
Birinci senaryo, parçalı statükonun kalıcılaşmasıdır. Bu durumda ülke fiilen farklı nüfuz alanlarına ayrılmış halde kalır. İsrail güneyde ve hava sahasında önleyici operasyon mantığını sürdürür. İran askeri ağlarını daha düşük görünürlükle devam ettirir. Türkiye kuzeydeki güvenlik alanlarını korur. ABD doğudaki varlığını sınırlı biçimde sürdürür. Bu senaryo kısa vadede büyük savaş riskini azaltabilir, fakat devletleşme krizini dondurur.
İkinci senaryo, kontrollü bölgesel normalleşmedir. Arap ülkeleri, Türkiye, Rusya ve Batılı aktörler Şam’la sınırlı angajman kanalları açar. Buna karşılık sınır güvenliği, mültecilerin dönüşü, milislerin sınırlandırılması ve İran etkisinin azaltılması başlıklarında kademeli adımlar beklenir. İsrail açısından bu senaryo, İran varlığının azalması halinde hava operasyonlarının sınırlanmasını mümkün kılabilir. Fakat Golan meselesi çözülmeden tam normalleşme beklenmez.
Üçüncü senaryo, bölgesel savaşın Suriye sahasına yayılmasıdır. Lübnan, Gazze, İran ya da Irak hattında tırmanan bir kriz, Suriye’yi yeniden askeri geçiş alanına çevirebilir. Bu durumda İsrail daha geniş hedef listelerine yönelebilir, İran bağlantılı yapılar karşılık kapasitesini artırabilir, Şam yönetimi de iradesi dışında çatışmanın merkezine çekilebilir. Bu senaryo bütün aktörler için yüksek maliyetlidir, fakat bölgedeki mevcut gerilimler sebebiyle göz ardı edilemez.
Bu üç senaryo içinde en muhtemel olan, parçalı statükonun farklı dozlarda sürmesidir. Çünkü hiçbir aktör kapsamlı çözüm için gereken siyasi maliyeti üstlenmeye hazır görünmüyor. Fakat bu, mevcut durumun istikrarlı olduğu anlamına gelmez. Donmuş krizler bazen en küçük yanlış hesapla çözülmez, patlar.
Egemenlik olmadan güvenlik üretilemez
İsrail’in Suriye sahasındaki revizyonist politikaları kısa vadede bazı askeri sonuçlar verebilir. Silah transferleri aksatılır, İran bağlantılı altyapı zarar görür, caydırıcılık mesajı iletilir. Fakat bu politika Suriye’de meşru, kapsayıcı ve işleyen bir devlet düzeninin yerini alamaz.
Bölgenin temel çelişkisi burada yatıyor. İsrail güvenlik için Suriye’nin zayıf kalmasını tercih ediyor gibi davranıyor. Oysa fazla zayıf bir Suriye, İran dahil her dış aktörün sızabildiği, milislerin kök salabildiği ve sınırların kalıcı biçimde geçirgenleştiği bir alan üretir. Güvenlik arayışı, komşu devletin egemenliğini sürekli aşındırdığında kendi karşıtını yaratır.
Kalıcı çözümün ilkesi basittir, fakat uygulanması zordur. Suriye’nin toprak bütünlüğü savunulmalı, İran bağlantılı milisleşme sınırlandırılmalı, İsrail’in tek taraflı güç kullanımı uluslararası hukuk zemininde tartışılmalı, Türkiye’nin güvenlik kaygıları meşru bir diplomatik çerçeveye bağlanmalı ve ABD ile Rusya’nın sahadaki askeri varlığı siyasal çözüm hedefiyle ilişkilendirilmelidir.
Aksi halde ülkenin geleceği, Suriyelilerin siyasi iradesinden çok dış aktörlerin kırmızı çizgileriyle belirlenecek. Bu da yalnızca Şam için değil, bütün bölge için tehlikeli bir miras bırakır.
Suriye’nin geleceğini belirleyecek asıl soru artık kimin sahada daha fazla mevzi tuttuğu değildir. Asıl soru, bölgesel güvenliğin egemenliği yok ederek mi, yoksa egemenliği yeniden kurarak mı sağlanacağıdır. İsrail’in revizyonist politikaları bu soruya verilen en sert cevaplardan biridir. Fakat sert cevaplar her zaman kalıcı düzen kurmaz. Bazen sadece bir sonraki krizin zeminini daha derine yerleştirir.

Yorumlar